İlbeyliler

//

İlbeyliler

SİVAS İLBEYLİLERİ

Orta Asya’da yaşayan Oğuz-Türkmen boyları, 13. Asırdaki Moğol istilasının ardından kuzey, güney ve batı yönlerindeki topraklara göç etmeye başlamışlardı. Oymak, cemaat ve aşiret gibi isimler altında gruplandırılan Türkmenlerin göç için tercih ettikleri bölgelerin başında Anadolu gelmektedir. Osmanlı Beyliği’nin devlet olma sürecinde Türkmen aşiretleri büyük rol oynamıştır. Zira bu maharetli insanların, boş topraklara yerleşerek buraları mamur hale getirmeleri hadisesi, Anadolu’nun Türkleşmesine hız vermesi ve bıraktıkları kültürün, torunları tarafından günümüze kadar taşınmış olması bakımından oldukça önemlidir. Belli bir toprakları olmadığı için konar göçer terimiyle ifade edilen aşiretler Osmanlı döneminde başıboş bir hayat yaşamayarak, devletin merkeziyetçi idaresi çerçevesinde sürekli bir kontrol altında tutulmuşlardı. Bu uygulamanın sonucu olarak konar göçerler askeri olaylarda, harplerde, özellikle doğu seferlerinde ve iskan konusunda devlete yardımcı oldukları gibi; çeşitli nedenlerle boş bırakılmış harap yerlere fermanlarla yerleştirilerek oraları mamur hale getirmişlerdir.

Konar göçerlerde her boyun başında bey (boybeyi) adı verilen ve boyun idari işlerini yürüten bir kişi bulunurdu. Aşiretlerde ise bu görevi mil’aşiret üslenmişti.3 Konar göçerlerin idari ihtiyaçları için bazen kadılar tayin edilmiş, yaşadıkları bölgeler bir araya getirilerek belli bir merkezi olmayan kazalar oluşturulmuştur. Aşiretin ya da yaşadıkları bölgenin adını taşıyan bu kazalardaki kadılar, tayin edildikleri oymaklarla birlikte gezdiklerinden muayyen bir yerleri yoktu.4 Bu tür oluşumlardan birisi de, Sivas’ta İlbeyli Türkmenlerinin yaşadığı bölgede kurulan İlbeyli kazasıdır.

İlbeylilerin Menşei ve Osmanlı İdaresinde İlbeyliler
İlbeyli Türkmenlerinin menşeine değinmeden önce Türklerde il/el, beg/bey ve ilbegi/elbeyi tabirlerinin anlamları üzerinde durmak gerekir. Türk kültür tarihçisi Bahattin Ögel, il kelimesinin birçok anlam taşımakla birlikte, “devlet” ve “memleket” manasının diğerlerine baskın olduğunu belirtmiştir. Dilbilimcilerin birçoğu da, en eski Türk yazıtlarındaki anlamlarından hareketle “baba ocağı”, “ata yurdu”, “yurt” ve “vatan” gibi karşılıkları yüklemişlerdir.6 Öte yandan Anadolu dışında Türkmenlerin yaşadığı yerlerden biri olan İran Azerbaycanında il tabiriyle, “iskan etmiş ve ziraatla uğraşmayan göçebe veya yarı-göçebe halk” kastedilmiştir. Telaffuz açısından ile yakın olan el kelimesi ise, “ilgi”, “memleket”, “bir yerde yaşayanlar, oturanlar” gibi manalar taşımaktadır. Bununla birlikte Saadet Çağatay eski ve çağdaş birçok kaynağa dayanarak kaleme aldığı çalışmasında, il/el kelimesinin, diğer anlamlarıyla birlikte kavim, memleket, devlet, halk, barış anlamları taşıdığını ortaya koymuştur.

Eski Türkçe’den bugüne kadar kullanıla gelen ve beg, bek, bik şekillerinde de telaffuz edilmiş olan bey kelimesinin ilk anlamı “asilzade”dir. Bunun yanı sıra birtakım başka unvan ve rütbelerle birleşerek genel olarak yüksek makamları ifadede kullanılmıştır. Bu iki kavramdan oluşan ilbegililbeyi/elbeyi deyimine gelince, Türkmenlerin etnografyası üzerine yapılan son çalışma, bu konuda önemli bilgiler sunmaktadır. Buna göre ilbegi birleşik ismi, Sakarların atası olan Alkııoevli (Alkarevli) boyundan daha önceleri, çağdaş Türkmenistan devletinin konumlandığı coğrafyada kullanılmakta idi. Sakar Türklerinin atalarına il begi denilmekteydi. Müstakil bir Türkmen boyu olan İl begi boyu tarım ve hayvancılıkla uğraşıp avcılık yapmaktaydı. Maharetli olmalarından dolayı bunlara Türkmen Türkçesinde “tuttuğunu koparan, becerikli ve başarılı” anlamında algır lakabı yakıştırılmış, ve algır ilbegiler olarak anılmaya başlamışlardı. Bu lakap zamanla Algıröylü ve nihayet AlkırevIi şeklinde telaffuz edilmiş ve yirmi dört Oğuz boyunun birinin ismi haline gelmiştir.

Öte yandan İlbeyli isminin farklı bir versiyonu olan Elbeyli deyimi üzerinde duran bazı yazarlar, söz konusu oymağa yabancı kabileden bey tayin edildiği ne istinaden bu adın verildiğini ileri sürmüşlerdi. Oysaki yukarıda bahsedildiği üzere el kelimesinin anlam bakımından ilden farklı olmadığına bakılır ve elin asıl manasının günümüzdeki gibi yabancı anlamını karşılamadığı göz önüne alınırsa, bu tanımın yanlışlığına hükmedilebilir. Nitekim Osmanlı dönemi metinlerinde söz konusu kelime İlbeyli veya İlbeglü şeklinde kaydedilmiştir. Saadet çağatay, el beğini, “handan sonraki rütbe” olarak değerlendirerek, bir makama atfetmektedir. Bu anlamda Anadolu’nun bazı bölgelerinde bucak müdürü, vali ve mıntıka kumandanına el beyi denilmektedir. Anadolu dışında yaşayan Türkler de il beyi ile bir makamı kastetmektedirler. Örneğin İran Azerbaycanında Türkiye hududuna yakın Erdebil ve Karabağ bölgelerinde yaşayan Türk topluluklarından Şahseven grubu içerisinde ve reisIeri olmayan yedi oymağın her birine il beyi adlı bir zabit nezaret etmektedir. Günümüzde başta Sivas, Kahramanmaraş, Gaziantep, Kars ve Iğdır olmak üzere birçok yörede yer adı, şahıs adı ve soyadı olarak kullanılan bu kelimelerin Osmanlı Devleti zamanında da yaygın olarak kullanıldığına şüphe yoktur. Nitekim 19. yüzyılda Balkanlarda Dobruca’da bir köy Elbeyli; Halep vilayetinin kuzeydoğusunda bir nahiye İlbeyli adını taşımaktadır. Dokakin sancağı İlbeyli Numan adlı mutasarrıf tarafından yönetilmektedir.

Malazgirt’in fethinden sonra Anadolu’ya göç eden Türkmenlerin büyük bölümü, güneyden hareket ederek Suriye yolunu kullanmışlardır. Bundan sonra Halep Türkmenleri genel adıyla bilinen bu göçerlerin arasında birtakım topluluklar meydana gelmişti. Topluluklardan birisi de Ulu-Yörük Türkmenleriydi. 15. asrın başlarında Timur’un Sivas’ı istilası sırasında, burada yaşayan İlbeyliler, Ulu- Yörük topluluğunu meydana getiren oymaklar arasında sayılmaktadır. Ulu- Yörük Türklerinin Ortapare koluna mensup İlbeylilerin ezici çoğunluğu Sivas’ın güneybatısında, bazı obaları da Artuk Ova’da yaşamakta idi, Osmanlı dönemi resmi kayıtlarında İlbeylilere ait tespit edilebilen 1485 tarihli belgede, bunların Sivas’ın güneybatısında yaşadıkları görülmektedir. Başlarında Emirza Kethüda’nın bulunduğu İlbeyliler 311 haneye sahiplerdi ki, bu da ortalama 1.555 kişilik nüfus demektir. Bu tarihten otuz beş yıl sonrasına, yani 1520 yılına aİt defterde ise 967 haneye ulaştıkları görülmektedir. Kırk dört kışlağa ve yaklaşık 4.131 nüfusa sahip olan İbeylilerin başında Emirza Veled-i İlbeyli bulunmaktadır. Aşiret 1574 yılında 36 kışlakta yaşamakta ve çiftçilikle uğraşmaktadır. İlbeylilerin bu tarihteki vergi nüfusu 1.624’tür. Bunun 5 ile çarpılmasından elde edilen 8.120 rakamı, oymağın toplam nüfusu hakkında fikir vermektedir. 17. Yüzyıl başlarında, 1614 kışında Kızılırmak civarında muayyen bir kışlağa sahip olan İlbeylilerin burada çiftçilik yapmaları, yavaş yavaş yerleşik hayata yöneldiklerini göstermektedir. Bununla birlikte 1603 yılından itibaren gelişen Celali isyanlarının etkisiyle İlbeyliler bir süre dağılmış, zaman zaman komşu cemaatlerin saldırılarına maruz kalmış, yaylayıp kışladıkları bölge işgal edilmiştir.

İlbeyli Türkmenlerinin yayıldıkları saha yalnızca Sivas bölgesiyle sınırlı değildir. 15. yüzyılda Halep’in kuzeybatısı ile Maraş’ta da kalabalık bir İlbeyli grubunun varlığı bilinmektedir. Ağacan Beyoğlu, bunların 13. ve 14. asırlarda Ortadoğu’ya göç eden İlbegiler (Alkırevli-Karaevli Türkmenleri) olduğunu, yeni topraklarında küçük bir değişiklikle İlbeyliler diye adlandırıldıklarını ileri sürmektedir. Faruk Sümer’in görüşü ise, Maraş İlbeylileri olarak adlandırılan bu grubun Sivas’taki İlbeyilerle isim benzerliğinden başka hiçbir ortak taraflarının bulunmadığı yönündedir. Aynı müverrih bir başka çalışmasında, bu grubu Dulkadirli ulusu (Şam Bayadı) içerisinde göstermiştir. Nitekim çoğunluğu Akkoyunluların bakiyeleri olan ve doğu ve güneydoğu Anadolu’ya yayılmış bulunan Bozulus Türkmenlerini oluşturan aşiretlerden birisi de İbeylilerdir. 1540 yılında Bozulus içinde sadece beş hane ile temsil edilmekte olan bu grup Antep bölgesinde yaşamaktadır. Bunlar da Sivas’takiler gibi çiftçilik ve hayvancılıkla iştigal etmektedirler. Cevdet Türkay, tarihini belirtmediği bir belgede, Maraş İ1beylilerinin Birecik, Halep, Sivas, Rakka, Kilis, Maraş, Antep, Adana, Merzifon, Zile, Yüzdepare, Tokat, Rumkale (Rakka), Manboc Ravendan (Halep) bölgelerinde sakin olduklarını iddia ederken, bunların mali bakımdan Tokat voyvodalığına bağlı olduğunu belirtmektedir. Aşağıda görüleceği üzere, Sivas İlbeyıilerinin de Tokat voyvodalığına bağlı olduğu göz önüne alınır ve günümüzde iki bölgede yaşayan İbeyli torunlarının sözlü rivayetlerine bakılırsa, bunların birbirleriyle akraba oldukları akla gelmektedir. Eğer akrabalık söz konusu değilse, aynı adı taşıyan iki oymağın karşılıklı olarak ters yönlerde hareket ettikleri ve zaman zaman birbirlerinin bölgelerine yerleştiklerinde şüphe yoktur. Zira özellikle güneydeki İlbeylilere ait destanlarda bu görüşü haklı çıkarır nitelikte temalar çoklukla bulunmaktadır. Örneğin Dedemoğlu adlı ozanın türküsünde geçen Geldik Anadolu Kayseri Dağı / Göründü Sivasla Genıriğin bağı / çat Akdere derler Zilenin sağı / Sanısım Trabzon Çorunı illere dizeleri güney ilbey lilerinin dolaştıkları yerleri göz önüne sermektedir. İki İlbeyli grubunun akrabalıkları hususu bir yana, bu çalışmanın konusunu Sivas bölgesi İlbeylileri teşkil etmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda konar göçer aşiretlerin çeşitli sebeplerle belli merkezlere iskan edilmesi siyasetinde İlbeyliler de bundan nasibini almıştır. 1691 – 1696 yılları arasındaki iskan hareketinde Sivas’taki bir kısım İlbeyliler Halep’in kuzeyinde Menbiç yakınlarındaki Rakka bölgesine iskan edildi. İlerleyen yıllarda bunlardan 150 aile iskan mahallerinden ayrılarak Maraş civarına gelmişler ve buraya yerleşmişlerdi. Böylece Rakka mukataasının kesilmesine yol açmışlardı. Onların bu hareketlerinin diğer aşiretlere kötü örnek teşkil edebileceğini düşünen hükümet, bunların bir şekilde Rakka’ya geri gönderilmelerini kararlaştırdı. Bu arada Halep’in güneyindeki çöl kesimlerine yerleştirilmiş olan Reyhanlı aşireti, bölgede hırsızlık, adam öldürme ve yol kesme gibi eşkıyalık hareketlerine meyledince Reyhanlı aşiretinin Amik Ovası kesimlerine çekilmesi, bunların boşalttığı yerlere de İlbeylilerin yerleştirilmesi düşünüldü. Ancak Rakka valisi Abdullah Paşa’nın uyarısı üzerine İlbeyliIerin bulundukları yerden ayrılmaları sakıncalı görülmüş ve Reyhanlı aşireti de eşkıyalık hareketlerinden pişmanlık duyduğu için bahsedilen yer değişikliğinden vaz geçilmiştir.

Sivas’ta İlbeyli Kazasının Kurulması ve Tanzimat’a Kadar Bölgenin Durumu
Yukarıda konar göçer aşiretlerin bir nizam çerçevesinde tutulması amacıyla, belli bir merkezi olmayan kazalar oluşturulduğu ve idari’ yapıya kavuşturulduğu belirtilmişti. Bu meyanda 18. yüzyılda Sivaslın güneybatısında yaşayan İlbeyliler için de aşiretin adını taşıyan bir kaza teşkil edilmiştir. İlbeyli’ye kaza statüsünün verildiği tarih tam olarak tespit edilememekle birlikte, Tuncer Baykara’nın asırlara bölerek sunduğu Osmanlı idari’ taksimatında bu oluşumun 18. yüzyılda meydana geldiği anlaşılmaktadır. Bununla birlikte 1734 yılına ait bir hüküm tezkeresinde İlbeyli kadısına hitap edilmiş olması, kazanın bu tarihte kaza statüsünü kazanmış olduğunu göstermektedir.

İlbeyli kadısı da, benzerleri gibi aşiretin meskun olduğu köyler arasında dolaşarak görevini ifa etmekteydi. Yani kazanın belli bir merkezi bulunmuyordu. İlbeyli kazası, mali bakımdan Sivas eyaletine bağlı Tokat voyvodalığının nezaretinde idi. Kazadan tahsil edilen vergilere gelince, İlbeyli halkı konar göçerlerin üretim faaliyetine paralel olarak resm-i bennfık, fıdet-i ağnam, aşar, resm-i yaylak ve resmi kışlak gibi vergileri ödemekle mükellefti.

İlbeyli Türkmenleri bu şekilde idari ve malı bir nizama kavuşturulmakla, merkezi idarenin kontrolü altına alınmış oluyordu. Bu durum aynı zamanda yerleşik hayata geçme yolunda önemli bir adımdı. Fakat zaman zaman komşu aşiretlerle aralarında çıkan anlaşmazlıklar yüzünden yerlerini değiştirdikleri; kimi zaman da mahalli yöneticilerin baskılarına maruz kaldıkları görülmektedir. Örneğin III. Selim zamanında İlbeyli halkından İstanbul’a, vali Köse Mustafa Paşa hakkında şikâyetler ulaşmıştı (1802). Bu şikâyetlerde, Mustafa Paşa’nın ahaliden zorla cerime aldığı, korkularından dağlara sığınmak zorunda kaldıkları, ekinlerinin telef olduğu ve paşanın delibaşısını köylere göndererek yedi kişiyi Sivas ‘ta hapsettirdiği belirtilmişti. Bunun üzerine III. Selim bir ferman çıkararak, kazanın malı bakımdan bağlı olduğu Tokat hassının kız kardeşi Beyhan Sultan uhdesinde bulunduğunu ve bu nedenle İlbeyli halkının asla incitilemeyeceğini hatırlatmış; yoksulların dağılmasına sebep olacak hareketlerden kaçınılmasını istemiştir.

19. yüzyıl başlarında Sivas İlbeylilerinden bir kısmı yaz mevsiminde doğuda Kuruçay (Tercan çevresi) taraflarına gitmek suretiyle yaylak hayatını devam ettirmekteydi. Halkın başlıca gelir ve geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktı. Kazada yetişen arpa ve buğdaydan bir kısmı İstanbul ihtiyacı için Samsun iskelesinden deniz yoluyla başkente gönderilmekteydi. İlbeyli kazasının Tanzimat arifesindeki demografik yapısına gelince, Osmanlı İmparatorluğu’nda 1831 yılında yapılan ilk resmı sayımda kazanın erkek nüfusu 2.501 olarak tespit edilmiştir. Nüfusun 950’si çocuk,987’si genç, 564’ü de yaşlılardan oluşmaktadır. Bundan sonraki beş yıllık dönemde nüfusta önemli bir dalgalanma meydana gelmemiştir. Nitekim kazanın erkek nüfusu Ekim 1832’de 2.472, Ekim 1833’te 2.607, Ekim 1834’te 2.622, Eylül 1835’te 2.605 ve Eylül 1836’da 2.689’dur.47 Bu dönemde kazaya, ticari ya da başka amaçlarla göçler vuku bulduğu göze çarpmaktadır. Göçler nüfusun hareketlenmesini sağlayıp sosyal hayata canlılık kazandırmıştır. 1838 yılında düzenlenmiş bir defterde yer alan kayıtlar, İlbeyli kazasına çeşitli maksatlarla gelmiş olan yüz elli kişinin faaliyetleri hakkında bilgiler ihtiva etmektedir. Göçmenlerin büyük bölümü Sivas vilayetiyle, bağlı kazalardan gelmiştir. Sayılan az olsa da Gümüşhane, Şiran, Kars, Harput ve Malatya bölgelerinden gelenler dikkat çekmektedir. Göçmenlerin 96’sını yetişkinler, 54’ünü de çocuklar oluşturmaktadır. O tarihteki kaza nüfusunun % 7.6’sını teşkil eden göçmenlerin 7’si çobanlık, 1’i hızarcılık, 35’i hizmetçilik, 4’ü imamlık yaparken; bir kişi serbest çalışmakta, 11 kişi de ticaretle uğraşmaktadır. Devamlı yerleşmek düşüncesiyle ilbeyli kazasına gelenlerin sayısı ise 35’tir.

Tanzimat’tan Sonra İlbeyi Kazası
Tanzimatın ilanından sonra, o tarihe kadar değişik isimler altında alınan vergilerin yerine tek bir verginin ikamesi için hane reisIerinin gelirlerinin tespiti maksadıyla temettü sayımları yapılmış; sayımlardan elde edilen veriler temettüat defterlerinde toplanmıştır. Hemen aynı tarihte nüfus sayımları da yapıldığı için, nüfusun tespiti bakımından nüfus defterleri kadar önemli olmasa da; temettüat defterleri, içerdiği bilgiler açısından ait olduğu yerlerin sosyal ve ekonomik durumları hakkında mükemmel sonuçlar çıkarmaya elvermektedir.

Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde ilbeyli kazasına ait, her biri bir köy için tutulmuş otuz iki defter bulunmaktadır. Defterlerin birisi ise asıl ikametleri Sivas ve Kayseri’de olup da, İlbeyli köylerinde müşterek ziraat yapan veya ortak hayvan besleyen yabancılara tahsis edilmiştir. Ahalisi ilbeyli aşiretine mensup olan % 49.1’i ekilmiş durumdadır. Arazinin 26.908 dönümlük bölümü ise nadas halindedir. Ekilen arazinin tamamı tarla olarak tasarruf edilmiştir. Bağ ve bahçe gibi başka amaçlarla kullanılan arazi yoktur. Kazada yetiştirilen belli başlı ürün cinsi hububattır. Bunda, Orta Anadolu’nun yaygın bitki örtüsü olan bozkır tipinin ve karasal iklimin bölgeye hakim olması gibi coğrafi’ faktörlerin yanı sıra, köylülerin konar göçer kökenli bulunması belirleyici etken olmuştur. Fakat hububat sınıfına giren her ürünün yetiştiğini söylemek güçtür. Yetiştirilen ürünler başta buğday ve arpa olmak üzere, çok az miktarda yulaf ve fiğden ibarettir. Oysa temettüat defterlerinin tutulmasından önceki tarihlerde, kazada mercimek ve zeyrek de yetiştirildiği ve bunlardan öşür alındığı tespit edilmiştir.

İlbeyli kazasında 1844 yılında 26.711 dönümlük arazide yetiştirilen hububat miktarı 125.ı 27,5 kiledir. En fazla üretimi yapılan ürün buğdaydır. Toplam hububat üretiminin % 67.l ‘ini teşkil eden ve köylerin tamamında yetiştirilen buğday miktarı 83.967,5 kiledir. Kazada buğdayın kile başına birim fiyatı 4 kuruş olduğuna göre, kaza genelinde buğdaydan toplam 335.870 kuruş kazanç sağlanmıştır. Halkın yetiştirdiği ikinci hububat cinsi olan arpa da bütün köylerde ekilmektedir. Aynı yıl içerisinde arpa üretimi 40.945 kile olarak gerçekleşmiştir. Kaza genelinde üretilen hububat miktarı içerisinde % 32.7’lik bir paya sahip olan arpanın kile başına birim fiyatı 2 kuruştur. Yani arpadan 81.890 kuruş gelir elde edilmiştir. Buğday ve arpadan sonra, bazı köylerde yulaf ve fiğ tarımı yapıldığı görülmektedir. Fakat bu iki tahılın üretimi oldukça sınırlıdır. Toplam hububat üretiminin yalnızca % 0.1 ‘ini oluşturan yulafın kile fiyatı da 2 kuruştur. Buna göre 180 kile üretilen yulaf, üreticilerine 360 kuruş kar bırakmıştır. Sadece üç köyde yetişen fiğ miktarı ise 35 kiledir. Kile başına birim fiyatı 3 kuruş olan fiğin parasal değeri de 105 kuruştur. Böylece ahalinin tarımsal faaliyetlerden elde ettiği toplam gelir 418.225 kuruştur. Bunun 41.822,5 kuruşu öşür için ayrıldığında geriye 376.402,5 kuruş kalmaktadır.

Halkın geçim kaynaklarından ikincisi hayvancılıktır. Tarımla bu denli iç içe olunan bir yerde hayvancılığın gelişmesi tabiidir Çünkü arazinin sürülmesi, hububatın işlenmesi ve ürünün nakliyesi safhalarında hayvan gücüne ihtiyaç duyulmaktadır. Öte yandan, kırsal halkının yiyecek, giyecek, barınma ve korunma gibi ihtiyaçları da onları hayvan beslemeye zorlamıştır. İlbeyli kazasında yetiştirilen hayvanları koşum hayvanları ile, küçük ve büyük baş hayvanlar olarak üç sınıfa ayırmak mümkündür. Araziyi sürmek ve hububatı işlemek aşamalarında gücünden istifade edilen koşum hayvanlarıyla genel olarak eti ve sütü ile hasılatından faydalanılan ve taşımacılıkta kullanılan büyükbaş hayvanlardan 128.675 kuruş gelir elde edilmiştir. Eti, sütü ve derisi için beslenen küçükbaş hayvanların sağladığı gelir ise 80.920,5 kuruştur. Ayrıca 994 kovandan elde edilen 3.424 kuruş da arıcılık geliri olarak yansımıştır. Sonuç İtibarıyla 1844 yılında İlbeyli kazasında hayvancılık ve arıcılık geliri 213.019,5 kuruş olarak gerçekleşmiştir.

İlbeyli kazasında çeşitli meslek gruplarından otuz dört hane reisi tarım ve hayvancılık dışındaki sahalardan da gelir elde etmiştir. Buna göre emeğe dayalı hizmet üreten ve işçiler başlığı altında değerlendirilen amele, azab, çoban ve hizmetçilerin kazandıkları gelir 17.493,5 kuruştur. Gelir kaynakları arasında diğer bir grubu müşterek ziraat veya daha yaygın adıyla ortakçılık teşkil etmektedir. Kazadaki ortakçılık geliri 15.658,5 kuruştur. Bazı hane reisIeri de birtakım gayrimenkullerle vakıf binalarından kira geliri elde etmekteydi. Kira gelirleri ev ve tarlalardan sağlanırken, kaza genelindeki dört değirmen de sahiplerine gelir bırakmıştır. Taşoluk adı verilen çeşmeden de çeşitli köylerdeki üç kişi kazanç sağlamıştır. Bütün bu gayrimenkullerin sağladığı gelir toplamı 2.874,5 kuruştur. Esnaflık ve ticaretle ilgili dallardan 1.570 kuruş kazanç sağlanırken, birtakım görevlilerin aldığı maaş geliri de 1.463 kuruştur.

Gelir kaynaklarını bu şekilde sıraladıktan sonra genel bir değerlendirme yapmak gerekirse, kaza toplam geliri içerisinde toprağa dayalı gelirler % 62.4, hayvancılık % 31.8, işçilik % 2.3, kira ve vakıf gelirleri % 0.4, esnaflık ve ticaret % 0.2 ve maaşlar da yine % 0.2’lik bir paya sahiptir.

İlbeyli kazasında virgü-yi mahsusa ve öşür olmak üzere iki tip vergi uygulanmaktadır. Tanzimattan sonra halkın devlete ödemiş olduğu öşür dışındaki çeşitli vergiler tek isim altında toplanmış ve dönemin hukuki metinlerine virgü-yi mahsusa ya da kısaca virgül vergi adıyla kaydedilmişti. Kazada 937 hane reisinden tahsil edilirken vergi-yi mahsusa, çeşitli nedenlerle 46 haneden alınmamıştır. Buna göre 1844 yılındaki toplam vergi-yi mahsusa miktarı 79.640,5 kuruştur. Kazadan tahsil edilen öşüre gelince, yetiştirilen ürünlerden onda bir oranında alınan bu verginin miktarı 12.512,75 kiledir. Bunun parasal değeri ise 41.822,5 kuruştur.

İlbeyli halkının konar göçer geleneğinden gelmesi, kazada dokumacılık sektörünün gelişmesini sağlamıştır. Küçükbaş hayvanların yünlerinden elde edilen ve bitki kökleriyle renklendirilen iplerden dokunan kilimler sağlamlık ve zarafeti ile memleket sathında şöhret kazanmıştı. Özellikle kadınlar tarafından dokunan İlbeyli kilimleri mihraplı, kolanlı ve boncuklu gibi çeşitleriyle ün salmıştır.

19. yüzyılın ikinci yarısında Kafkasya’dan Anadolu’ya gelen Çerkes muhacirlerinden bir kısmı Sivas ve kazalarına yerleştirilmişti. Bu kazalar arasında İlbeyli de bulunmaktaydı. Kaza halkı muhacirler için yapılan konutların masrafını karşıladığı gibi, onlara tohumluk yardımında bulunmuştu. Günümüzde Kızılöz köyünde yaşadığı bilinen Çerkesler, bu muhacirlerin torunları olmalıdır. Öte yandan modern hayattaki gelişmelerin ürünü olarak başkentte yeni kurumlar oluşturulması ve bunların taşra şubelerinin açılması meyanında İlbeyli kazasında da bazı yerel hizmet binaları yapılması gündeme gelmişti. Örneğin haberleşme hizmetleri için 1866 yılında, Postahane-i Amire tarafından İlbeyli kazasında bir büro açılması kararlaştırılmıştır.

İlbeyli Kazasının Lağvedilmesi ve Osmanlı’nın Son Döneminde Yörenin Durumu
19. yüzyılın ikinci yarısında İlbeyli’nin idari statüsü kademeli olarak aşağı çekilmiş ve en sonunda ortadan kaldırılmıştır. 1867 yılında Vilayat-ı Vmumiye Nizamnamesi’nin yayınlanmasından sonraki yapılanmada İlbeyli kazası lağvedildi. Bunun yerine Emlak, Kelmugad, Tonus ve İlbeyli kaza müdürlükleri birleştirilip Akviran köyü merkez olmak üzere Tonus kazası oluşturuldu. Bundan üç yıl sonra 1870 yılında kendisine bağlı 33 köyle birlikte Tonus’un bir nahiyesi konumunda bulunan İlbeyli, 1882’de Nefs-i Sivas kazasına bağlı bir nahiye haline getirildi. Bu tarihten iki yıl sonraki taksimatta İlbeyli ismine rastlanmamakla beraber, İlbeyli köylerinden Bedirli, Hanlı, Aylı ve Çallı’nın ayrı ayrı nahiye yapılarak Sivas merkez kazasına bağlandığı görülmektedir. 1890’lı yılların başında Sivas merkez kazasına bağlı 16 nahiye arasında Hanlı, Bedirli, Çallı, Aylı ve Elbeyli isimleri bulunmaktadır. 20. yüzyıl başında 1904 yılında bu beş nahiyenin kaldırıldığı ve kendisine bağlı 39 köy le Menşur1u nahiyesinin oluşturulduğu görülmektedir. Üç yıl sonraki salniimede nahiyenin ismi yeniden İlbeyli’ye dönüşmüş olarak kayıtlıdır. 1909 yılındaki taksimatta Menşurlu ve İlbeyli isimleri birlikte kaydedilmiştir. Bu dönemde nahiyelerde idareci olarak nahiye müdürü bulunmaktadır. Sivas Kongresinin yapıldığı tarihte İlbey li, Dağlı oğlu Musa’nın vekileten müdürlüğünü yaptığı nahiye statüsündedir. Cumhuriyetin ilanından sonraki yapılanmada, İlbeyli köylerinin tamamı Sivas merkez kazasına bağlanacak ve İlbeyli isminin resmi ve idari hiçbir vasfı kalmayacaktır.

Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan sınırlı sayıdaki belgeler, Osmanlı Devleti’nin son döneminde bölgede meydana gelen doğal ve sosyal olaylar hakkında fikir vermektedir. Bunlardan en önemlisi, 21 Ekim 1880 tarihinde İskender isimli bir Ermeni tüccarının Hanlı ve Kayadibi köyleri arasında öldürülmüş olarak bulunmasıdır. Zira maktulün kendi arkadaşları tarafından öldürüldüğü sonradan tespit edilecek olan bu basit zabıta olayı, valiliği uzun süre meşgul edecek; Ermenilerin zaman zaman nümayişlerine sebep olacaktır. İlbeyli bölgesinde doğal afetlere dair çok az belge bulunmaktadır. Anadolu’nun üçüncü derece deprem kuşağında konumlandığı için, bu afeti küçük sarsıntılarla atlatmıştır. Karasal iklimin hüküm sürdüğü yörenin zaman zaman kıtlığa maruz kaldığı halk rivayetiyle anlatılmaktadır. Bununla birlikte Birinci Dünya Savaşı yıllarında bir sel ve bir de kıtlık felaketi yaşanmıştır. 1914 yılının 28 Haziran ve 3 Temmuz tarihleri arasında şiddetli dolunun yol açtığı sel felaketinden İlbeyli nahiyesine bağlı Gazibey, Karalar, Çonkar, Kartalca ve Kızılöz köylerindeki ekili alanlar büyük zarar görmüş; zaman zaman esen batı rüzgârı da başta meyve ağaçları olmak üzere çeşitli ağaçların kırılmasına neden olmuştu. Değirmen gibi bazı işyerlerinin de zarar gördüğü afet esnasında bazı köprüler yıkılmıştı. Ancak insan kaybı meydana gelmemişti. 1918 yılının yaz mevsiminde şiddetli sıcaklardan dolayı hububat ekiminden mahsul alınamamış, yirmi üç köyün ekini kurumuş, halk kıtlıkla karşı karşıya kalmıştır.

Günümüzde kendisini İlbeyli olarak kabul eden ve ağırlıklı olarak Sivas şehir merkeziyle şehrin güneybatısında kırk iki köyde yaşayan bu topluluğun kökenine ait bilinenler, bunların güneyden, Halep bölgesinden geldiği yönündeydi. Bu bilgi doğru olmakla birlikte, Halep’ten önceki vatanlarının neresi olduğu, bir soru olarak zihinlerde yer etmişti. İşte son yapılan çalışmalar bu konudaki soruları ortadan kaldırmış durumdadır. Gerek yukarıda atıfta bulunduğumuz Ağacan Beyoğlu’nun kapsamlı eseri, gerekse Sovyet Rusya’nın dağılmasından sonraki kültürel çalışmalar, Sivas İlbeylilerinin asıl vatanlarının günümüzdeki Türkmenistan coğrafyası olduğunu ortaya koymuştur. Bunların yirmi dört Oğuz boyundan Alkarevli boyuna mensup oldukları da ortadadır. 13. asırda Orta Asya’dan Anadolu ‘ya vuku bulan göçler sırasında İlbeyli Türkmenleri Halep yoluyla Sivas’a gelmişlerdir. Yaklaşık beş asırlık konar göçer hayatından sonra 18. Asırda yerleşik düzene geçen İlbeylilerin meskûn oldukları bölgede aynı isimle kaza teşkilatı oluşturulmuş; İlbeyli kazası bu statüsünü iki asra yakın korumuştur. Osmanlı’nın son döneminde nahiye haline getirilen İlbeyli, daha sonra bu konumunu da kaybetmiştir. Cumhuriyet döneminin ekonomik ve sosyal şartlarından dolayı şehir merkeziyle birlikte büyük şehirlere de göç eden bu insanlar kendilerini hala İlbeyliler olarak tanımakta; akrabalarının yaşadığı kırk iki köyün bulunduğu bölge de halk arasında İlbeyli olarak bilinmektedir.

Copyright 2013